En başta şunu söylemek gerekiyor: Ata tohumunu değersizleştirmeye çalışmak bir akıl tutulmasıdır. Çünkü ata tohumu; genetik süreklilik, yerel uyum ve sağlık demektir.
Ata tohumlarında acil olarak yapılması gereken “Kimliklendirmedir.” Bu konuyla ilgili daha önce bir makale yazmıştım.
Son günlerde Sencer Solakoğlu’nun ata tohumu üzerine yaptığı değerlendirmeler, sahadan kopuk bir bakışın tipik örneğini sunuyor. Solakoğlu, ata tohumunun verimsiz olduğunu, yeterince ıslah edilmediğini ve sağlıklı olduğuna dair yargının yalnızca bir varsayımdan ibaret olduğunu ileri sürüyor. Ancak bu yaklaşımın kendisi; üretim pratiğini ve doğanın uzun vadeli seçiciliğini göz ardı eden kavramsal bir varsayıma dayanıyor.
Çünkü ata tohumu bir “iddia” değil, bir “sonuçtur”.
Bir tohumun yüzyıllar boyunca varlığını sürdürebilmesi; salgınları, kuraklıkları ve hastalıkları atlatarak hâlâ ekiliyor olması, onun zaten defalarca test edildiğini gösterir. Bu test laboratuvarda değil, bizzat doğanın sert koşullarında yapılmıştır. Modern literatürde “Doğal Seleksiyon” olarak tanımlanan bu süreç, çiftçinin her yıl en iyi tohumu seçip ayırmasıyla birleşerek en saf yerel ıslah pratiğine dönüşür.
Dolayısıyla ata tohumu romantik bir nostalji değil, genetik bir hafızadır; yaşayan bir gen havuzudur. Onu “verimsiz” veya “bilimsel değil” gibi ifadelerle küçümsemek, bilimsel bir sorgulama değil, derinlikli bir bakış açısı eksikliğidir.
Burada asıl sorun, tarımın yalnızca ekonomi tablolarına indirgenmesidir. Elbette maliyet analizi hayati önemdedir. Ancak tarım, sadece bugünün girdileriyle yarının çıktıları arasındaki bir denklem değildir. Aynı zamanda ekolojik süreklilik, genetik çeşitlilik ve gıda güvenliği meselesidir. Bunları dışarıda bırakan her yaklaşım, kısa vadede rasyonel görünse de uzun vadede büyük kırılganlıklar üretir.
Sencer Solakoğlu’nun hayvancılığı büyük ölçüde maliyet analizi üzerinden değerlendirmesi de benzer bir eksikliği barındırıyor. Hayvancılığın temel sorunu yalnızca maliyetler değil, ithal hayvan ırklarına dayalı üretim modelidir. Yüksek yem tüketen, meraya uyumlu olmayan ve hastalıklara karşı kırılgan ırklarla üretim yapmak; kısa vadede kâğıt üzerinde avantajlı görünse de uzun vadede maliyetleri yapısal olarak artıran bir tuzağa dönüşmektedir.
Sürdürülebilir üretim, yerel koşullara uyum sağlamış ırkların korunması ve ıslah edilmesiyle mümkündür. Kendi genetik hattını geliştirmeyen bir sistemde, et fiyatlarındaki artışın ve verim kaybının kalıcı bir sorun haline gelmesi kaçınılmazdır.
Bu çelişki, teknik bir eksiklikten ziyade bir bakış açısı sorunudur. Tarım, masa başında kurulmuş teorilerle değil, tarlada yoğrulmuş deneyimle anlaşılır.
İktisat ve davranış bilimleri perspektifi tarımı anlamaya katkı sunabilir; fakat toprağın dilini çözmek için tek başına yeterli değildir.
Sonuç olarak mesele bir kişi değil, bir zihniyet meselesidir. Ata tohumunu küçümsemek; yerel bilgiyi, çiftçi aklını ve doğanın binlerce yıllık bilgeliğini küçümsemektir.











